Anasayfa / Genel / bir 90'lık noel baba

bir 90'lık noel baba

 

 
 
–Noel Baba mı? Sevgili küçüğüm bu konuya girdik mi çıkmak zor! Orada bak bir 90’lık kaset var. Bul, tak, dinle. Yorma beni! Kaseti taktığın an sana tüm hikâyeyi, yaşadığı yerde (o yerde/her neresiyse) hiç adaletsizlik görmemiş, hiç üzülmemiş, istediği gibi düzüşmemiş, üstündeki kıyafetlerin renkleri hep en şeker tonlarında olan, içine şefkat basılmış yumuşak sesli bir kadın mıy mıy mıy (aslında derinde soğuk ve değdiğinde donduran sesiyle haykırarak) kaset çaların tuşuna bastığında anlatmaya başlayacak:
 
“Sevgili çocuklar, yılbaşında bizlere hediyeler getiren Noel Baba’yı sanırım hepiniz tanıyorsunuz. Onun çok çok uzun yıllar önce, Türkiye’de yaşamış olduğunu biliyor muydunuz?!”
 
–Aaa Noel Baba Tepebaşı’ndaki TRT binasının üstündeki şu kırmızı kaftanlı beyaz sakallı dede! TRT’de yaşıyormuş demek! *  eee?
–Şşşt!
 
“Noel Baba, 1700 yıl kadar önce, Akdeniz kıyılarımızdaki Patara’da (Ovagelemiş) doğmuş. Patara’nın yakınındaki Mira’da (Demre) yaşamış. Bu iki antik kent, bugün Antalya ilimizin sınırları içindedir.” 
 
–Diğer kasette başka yerde olduğunu öğrenince şaşırma!
–Efendim?
–Yok bir şey, dinle sen.
 
“O zamanlar Patara, bir liman kentiymiş. Bu kentte, buğday ticareti yapan zengin bir aile yaşıyormuş. Bu ailenin çok güzel bir evi, evin de cennet gibi bir bahçesi varmış. Bahçede bin bir çeşit ağaç ve çiçek yetiştiriyor, çiçekler çevreye mis gibi kokular yayıyormuş. Günlerden bir gün bu ailenin bir oğlu olmuş, adını da Nikolas koymuşlar. Nikolas, ‘zafer kazanan kahraman’ anlamına geliyormuş. Nikolas, zenginlik ve mutluluk içinde büyümüş. Genç denebilecek bir yaşta, anne ve babasını kaybetmiş. Ailesinin tüm serveti ona kalmış. Bunca servetle ne yapacağını düşünen Nikolas, sonunda çevresindeki yoksul insanlara yardım etmeye karar vermiş. Zenginliğini ihtiyacı olanlarla paylaşmış, böylece hem yoksulları hem de kendisini mutlu etmiş. Evini de satıp, daha küçük bir evde yaşamaya başlamış.”
 
–HÖ?!
–Hikâye bitti diye niye durdurdun küçüğüm. Sessizliği dinlemek zordur. Devam et. Hep birileriyle konuşsun ister insan! Eğer kendi başına sessizliği dinlemeyi beceremiyorsan, şu yolu dene: Boş bir kaset tak. Her şey, şimdi bu 90’lık kasetin kalan sessiz kısmında çünkü asıl hikâye sen dinledikçe başlar.
 
Sevgili küçüğüm, insanlarda sahiplenme güdüsü, iyi güzel olan şeyleri de kendilerine mal etme isteği vardır. Bu yüzden her şey ne idüğü belirsiz bir masala dönüşür. Masallaşır. Masaldır. Geçmiş, aslında tarihle değil efsanelerle doludur. Didiklersen altından neler çıkar ama çıkanların da gerçekliği muammadır. Sana anlatacaklarım benim tarihimden öteye geçemez. Şimdi bir zamanlar (Avusturya’da ilk Noel’imde) sana Noel Baba’ya inandığımı (Noel Baba bundan sonra kısaca Niko olarak geçecek), onu köşe bucak arayıp beklediğimi, baca olmadığı için penceremi açık bıraktığımı söylesem… Gece gelip, istediğim walkman ve pateni bıraktıktan sonra yemesi için pişirdiğim kaskatı kurabiyeleri pervaza serdiğimi anlatsam… “İnanmak ve beklemek” hepimiz bunlarla programlandık. Bütün hikâyeden sonra inanmak ve beklemek adına önemli gerçeklerin olacak. “Just do it” be küçüğüm! Sana şimdi yankılı bir şekilde diyorum ki, bir zamanlar, bir zamanlar, bir zamanlar…
 
Bir zamanlar beyaz atlı prensten önce Niko vardı. İlk bir ay, sırf İstiklal Marşı ve andımızı öğrenmem için ilkokul birinci sınıfa Türkiye’de gönderilmiş çocukluğumdan, görüp geçirdiğim (üç aylar ve sonrası da olmak üzere) 18 kutsal günden ve göçtüğümüz Avusturya’nın kutsal günlerinin hayatıma girişinden (ve daha nice abuk günden) biliyorum ki: Hayattaysan, tuhaf bir yerdesin demektir küçüğüm. Tüm masallar, efsaneler yaşadığın yere göre değişir. Oradayken Noel Baba’ya inanmak gerekirken Telli Baba diz boyu saçmalıktır. Öğrendiğin bütün namaz dualarıyla kilisede Ökarist (Eucharist) ayini olmuyor mesela ama yapacak bir şey yok. Tanrıya her ülkeden farklı dille seslenilir. Ama bir yere kadar! İşin kapitalizm yanını, bir şeylerin çığırından çıktığını görünce tüm bayramlar ve kutsal günler işkenceye dönüşür. Çünkü bir bakarsın ki aslında her şey, (gerçek efsaneye göre) Niko’nun fakirlere verdiği “para”nın etrafında dönüyor. Evet, görüyorsun ya, hâlâ gerçek efsanesi olan bir Niko’nun varlığına dair inancım var!
 
Sevgili küçüğüm işin aslı, Noel telaşı Kasım’da başlar. Başlamıştı. Niko’dan önce Aziz Martin Yortusu geldi. Bizim Hıdırellez’in bir değişiğini düşün; Martin Ateşi yakılıp yaz mevsimi resmen bitirilip ilkbaharın geleceği kutlanırdı. Kutladık. (Aziz Martin, genç bir askerken paltosunu soğuktan titreyen bir dilenciyle paylaşmıştır da.) Okullarda kâğıttan fenerler yapıp, Fener Alayı ekibi kurduk, Aziz Martin gibi uzun beyaz elbiseler giyinip, şapkalar takıp kapı kapı dolaştık. Şekerler, kurabiyeler topladık, ilahiler söyledik. Öyle, bunlar birbirine hep bağlı. Yaptık, yani yaptım ben de hepsini. Martin, Niko’ya söyler diye düşündüm. Kasım bitti, Aralık başladı; Hıristiyanların Advent (o geliyor) dönemi. Aralık ayına girer girmez “O geliyor, o geliyor,” diye bekledik. (Yine inan, yine bekle.) Okulda, Advent takvimlerimiz vardı. Noel bayramının beklenildiği son dört hafta çocuklara mal edilmişti. Küçüğüm sen mutlu ol diye kapitalizm çocuklar için de çalışırdı. Hâlâ çalışır. Çalışacak da. Çünkü aileler kapitalizm dışında çocuklarını nasıl mutlu edeceğini bilmez! 24 günlük takvimin ceplerinden her gün bir sürpriz çıkardı. Pek hoş şeylerdi bunlar, şekerler, mini oyuncaklar; hepsi onun gelişini beklemek içindi. (Aslında beklemeyebilirdik, ama tabii öyle gerekiyor. Yoksa kapitalizm oyununu nasıl oynar?) Okulda bu ay oyunlar sahnelerdi. İsa'nın ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa’ya altın, günlük ve mür sunmaları canlandırılırdı (Epiphani Bayramı). Canlandırdık. Dekor: Bir bahçe, biraz saman, birkaç kuzu, Meryem Ana ve Kutsal Oğul, üç müneccim. Ben papatyaydım bu oyunda. Bembeyaz giyinmiş, başıma da kâğıttan koca bir papatya takmıştım. Ve olmuştum. Neden bilmiyorum ama olmuştum işte. Benim odaklandığım tek şey Niko’ydu. Hatta öyle odaklanmıştım ki (bu bir itiraf) “O geliyor” benim için Niko geliyor demekti! Yani saman da olsam fark etmezdi. 
 
En çok bu ay kiliseye gidilirdi. Pek severdim bu ritüeli. Oldum olası beni ürperten havalı orgun sesini, o sese rağmen orada oluşumu seviyordum. Çünkü korkuyordum. Girer girmez ortalık gittikçe loşlaşıyor, hmmmmmmmm diye havalı org etrafımı kuşatıyor ve (zaten beyaz olan) herkes sanki daha da beyazlaşıyordu. Yine de bunu seviyordum. Ölümsüzlük iksiri olarak kabul edilen, İsa’nın bedeni ve kanı olduğuna inanılan ekmek ve şarap ayini için hazırlanıyorduk. Bakma öyle! Noel Baba’ya inanan ölümsüzlüğe haydi haydi inanır! Papaz elinde kalis, duasını yapıyor, ekmeği şarap dolu kalise daldırıp çıkarıyor; ben de her seferinde bu fasıldan hep bir tuhaf oluyordum. Orgun etkisi büyüktü tabii, elimde değil! Papaz elinde ekmekle bana bakıyor, ben gözümü yumuyorum o da yine cilt temizleme pamuğunun ıslak halini dilimin üstüne koyuyordu! Ardından ver elini halleluja! Ne söyledik hiç sorma! Orga basıldıkça korkumdan mı ne “Aaaaaaaaaa,” basıldıkça “aaaaaaaaaa…” A ve U sesini yaptın mı her zaman yırtarsın! Ama ağzındaki bitmeden yapma! Ben bütün bunları Niko için yapıyordum. Benim kendi inancım vardı: Benim için Niko’yaydı bütün “o geliyor”lar. Sevgili küçüğüm, neden sonra öğreniyor ki insan, bu hayatta bazı şeyler ürperttiği için sevilir. Çünkü ürpertici olmasına rağmen, o belirsiz şeyin üzerine gidebileceğin gücün sende olduğunu fark edersin. Bu biraz büyümek demektir ve büyümek de lanet beklemek!
 
Ama böyle inanıp bekledikçe hayat çok boktan bir yere dönüşüyor sevgili küçüğüm. Ama umudunu yitirdiğin anda, bir erotik shop’un kataloguyla Noel katalogu aynı posta kutusuna girerse hayat eğlenceli hale gelebilir. Ama yine de küçükken kayıt (record) tuşlu, mikrofonlu, kulaklı walkman ve patenler, heybeden çıkabilecek küçük kıllı, renkli, titreşimli oyuncaklardan daha kullanışlıdır. Çünkü o yaşlarda, kulaklıkları sokacağın deliklerin ve patenleri geçireceğin uzuvlarınla ilgilenirsin. Bizim postacı katalogları bırakır bırakmaz hangisi Noel hangisi erotik shop katalogu belli değildi, bu yüzden  seçmek çok zordu. İkisi de çok kırmızı, çok pembe, çok eğlenceli, ikisinde de tüylü, renkli objeler… İkisinde de ne isteyeceğini şaşıracağın, bu yüzden de hep daha fazlasını isteyeceğin renkli ve gösterişli oyuncaklar! (Zaten bu kataloglar isteyeceğin bir şey yoksa da istemen için.) Katalogların içindekileri istemeyi bırak, katalogların dahi hangisini alacağına karar vermek zor. Tabii o sırada karşı dairenden leopar desenli sliple çıkıp gelen atletik vücutlu Franz, göz kırparak, “Bu benim,” deyip elinden erotik shop kataloğunu alırsa ve “O da senin,” diyerek Noel katalogunu sana bırakırsa iş kolaylaşır. Ama ikisini de takip etmeye başlamak artık farzdır. Yani iki kataloğu da… Yoksa Franz’ı hep!.. Onun leopar desenli sliple dairesinin kapısını açışını ve o haliyle posta kutusundakileri almasını izlemek, kısaca Franz’ı izlemek, en sevdiğim kurabiyeleri yemek kadar mutluluk vericiydi. Ama o sırada kulaklarımda yankılanan ses sayesinde öğrendim ki sevgili küçüğüm, bazı cümleler kutsaldır ve hayatının her aşamasında, her şekilde önemli bir yer tutar: “Ağzını kapat kızım!” 
 
Sevgili küçüğüm, bir gün iki kataloğun da, yemek yemek gibi özel ihtiyaçları, (bana göre) okul ve (Franz’a göre) iş dışında kalan zamanları zevkle geçirmek için var olduğunu zevkle deneyimleyeceksin. Ve öğreneceksin ki küçüğüm kapitalizmin oyunları, yaşın, tüm deliklerin ve uzuvlarınla orantılı. Her neyse, pompalanmış bir bilgi doğrultusunda Niko’nun olduğunu, neler yaptığını biliyordum. Ama posta kutusunda Niko’nun sana gelirken neler getirmesini istiyorsun diye katalog göndermesine ve bu istediklerini ailenle paylaşma kısmına anlam veremiyordum. Erotik shop’un katalogunda işin işleyişi farklıydı. Onda ürünleri işaretleyip gönderiyordun. Öyle kırmızı çoraplar asıp, kurabiyeler yapıp Noel Baba’nın getirmesini beklemiyordun. Gelip, kapını çalıp teslim ediyorlardı. Yani bütün bunları Franz yapıyordu. Son olarak da paketi alınca yüzünde koca tebessümle imza atıyordu. Hadi Franz işaretleyip gönderiyordu, peki Niko katalog gönderdiğinde benim ne isteyeceğimi nereden bilecekti? Sisteme göre mektup yazacaktım. 
 
Sevgili Noel Baba, 
Ben 6 yaşındayım. Birince sınıfa gidiyorum. Derslerimde başarılıyım. Ailemi seviyor ve senin geleceğin güne kadar sabırsızlıkla sözlerinden çıkmıyorum. Sen geldiğinde bana getirmeyi dilediğim patenlerle dünya turuna çıkmayı ve yine getirmeni dilediğim record tuşlu, mikrofonlu, kulaklıklı walkman’le, dünya turum boyunca bir yandan müzik dinlerken bir yandan da her şeyi kaydetmeyi planlıyorum. Belki beni de yanına alırsın, bu şekilde gezebilirim, ne dersin? Birilerine hediye vermek, geyiklerle uçmak, kurabiye ve sütle beslenmek tam bana göre! 
 
Ben bütün planı yaptım. Bizim ev giriş katta, bacadan işin çok zor olur. Senin için penceremi açık bırakıyorum. Süt ve senin için pişirdiğim kurabiyeler penceremin önünde olacaklar. Bekliyorum. 
Sevgiler
 
Sen sen ol küçüğüm, bazen bir şeylerin oyun olduğunu, kalbinin dayanamayıp kırılacağını anlasan da oyna, ama kuralına göre, çünkü kârlı çıkan her zaman sen olursun! Mektubumu anneme verdim. Ama, “Niko var mı?” sorusu aklımın bir köşesindeydi. Mektubu teslim ederken sorumun cevapsız kalması çok sinir bozucuydu. Hatta mektubu heyecansız ve üzgün alması, sorunun durmadan kafamda dönmesine neden olmuştu. Soru gözden kaybolup etime, beynime geçiyor, izini kaybettirmeden daha sinirli bir şekilde yine bizimkilere soru olarak dönüyordu. En son dönüşünden sonra yine sordum, “Niko var mı?” Bu seferki cevapsız kalışları hiç yabancı gelmemişti. Artık beni mahkûm ettikleri bu sessizliği bir yerden tanıyordum. Bu sessizlik “Seks ne demek?” sorum karşısında yaşadığım sessizliğin ta kendisiydi. Evet sevgili küçüğüm, eğer birileri soruların karşısında sessiz kalıp seni geçiştiriyorsa, bil ki sorunun cevabı ya çok zevk verici bir şeydir ya da anlatacakları şey yalandır! 
 
Evimizi, Noel için süslemiş olmamız beni umutlandırıyordu, ama G noktasını bizimkilerin köşe bucak sakladığı cinsellik kitabından bulduğumdan, bu sessizliğin hayra alamet olmadığını sezmiştim. Dedim ya, sessiz ol ve kırılacağını bilsen de oyna, ama kuralına göre! Sustum. İnandım. Bekledim. Sabah erkenden kalktım pencereme baktım. Ne olduğunu tahmin et! Hayallerim ve açık bıraktığım penceremle oynanmıştı. Süt duruyor, kurabiyelerim didik didikti. Niko yoktu. Her şey buraya kadardı. Gittim televizyonu açtım. Ama televizyonda Niko’nun bacadan giriş haberleri dönüyordu. Gıcık bir sürü çocuk da gereksiz şeyler istemişti! Bir bokluk olduğu açıktı, ama karar veremedim: Ben mi bok bir durumdaydım yoksa onlar mı? Kapıyı açıp dışarı çıktım. Yine bir sürü katalog gelmişti, hiç birine bakmadım. Niko yoktu. Niko yoksa Franz bir teselli olabilirdi. Sabah koşusuna çıkarken onu yakalayacağımı biliyordum. Sokağa çıktım. Önce pencereme baktım. Yo yo ajitasyon yok, öyle baktım! O sırada Franz’ın sesini duydum; “Hallo, guten morgen!” Kollarını iki yana açıp kapatıyor, öpücüklü slibinden gurur duyarcasına zıplıyor, günaydın diyordu. Lafa ne diye gireyim küçüğüm, sen söyle? “Hallo Franz, benim kataloglardan bir bok çıkmadı seninkilere başvurmaya karar verdim!” Hiç havamda değildim. Franz, ben cevap vermeyince (nasıl yaptı bunu bilmiyorum ama) zıplamayı kesti. Yanıma geldi, “Heeey! Was ist los?” Ne mi oldu Franz, ne mi oldu?! Ah! Bana gerçek Noel Baba’yı anlatmalısın, der demez durumu anlamıştı. Yakışıklı olduğu kadar zekiydi. Sabahın bir körü, iki dondurma aldık, sonra parka gittik. Sevgili küçüğüm, sen sen ol, bir erkek (eğer bu Franz değilse ve) en zayıf anında kucak açıyorsa iki kere düşün! Bana her şeyi anlattı. Hayır, Franz’ı sevmesem ona, pis aşağılık, sadist, yok ol diye haykırmak, onu araba tekerliğinden olan salıncağın içine gömüp elimdeki dondurmayı yüzüne bulamak isterdim. Ama sevgili küçüğüm, kalbinin kırılacağını düşünüyorsan, bil ki kırılacaktır ve sen buna farkında olmasan da hazırsındır. 
 
 
Gerçekler, Franz’ın apartmandaki çıplaklığı gibi ortadaydı. Oyuna göre, yaptığım her şey doğru ama sallantıda kalan yer, mektupmuş. Niko’nun kendisi ya da elfleri kılığına girmiş görevlileri Noel’den önce çocukların isteklerini dinler ve mektuplarını Noel Baba’ya iletmek üzere toplarmış. Genelde de kiliseye bırakılırmış. Franz’ın mektuplarını da ana babası okur, hediyesini alıp kiliseye bırakırlarmış. Kiliseden de Niko’msu bir adam gereğini yaparmış. Franz da 6 yaşında anlamış durumu ama umursamamış. Tadını çıkarmış. Franz zaten her şeyin tadını çıkarır! Yine de üstüne gidip bırakmamış durumu öğrenmiş. Yani; Niko’nun çok kilolu biri olmadığını, gerçek bir yardımsever gibi tokgözlülüğünden orta hallice, gösterişi sevmediğinde de zamanına göre cüppeli biri olduğunu anlattı. Yani 1862-63 yıllarında Thomas Nast’ın çizimlerindeki halini. Bana göre öyle biri vardı. Niko, basit bir mantıkla sütle kurabiye “yeteneğin kadarını ver”e, hayallerin de “ihtiyacın kadarını iste”ye denkti. Ama 1931’de Haddon Sundblom, Coca Cola reklamları için yaptığı çizimlerle onu tontonluktan aç gözlülüğe terfi ettirdi. Kapitalizmde işe başlattı. Yoksa küçüğüm, öteki haliyle, bizim aksakallı dedeler gibi sadece sır kapılarında sıkışıp kalacaktı. Böylesi iyi mi kötü mü bilmiyorum ama her şeyin olduğu gibi bunun da boku çıktı. Ekonomide büyük canlanmalar ve büyük açıklar oluyor! Anlayacağın herkes mutlu! Ama yine aç gözlüler daha fazlasını düşünüyor. Bu özel zamanda yapılan indirim, hediyelerin de bu indirim zamanı alınması, yıl içinde normal fiyattan alınmaması büyük kayıplara yol açıyormuş! Bu kayıp da, hediye veren kimsenin aldığı ürüne ödediği para ile hediye alıcısının, o madde için ödemek isteyebileceği para arasındaki farkla hesaplanıyor. Hesaba bak! Belki biz de Mevlit Kandili’nde Hızır’ı beklersek bizimde yapacağımız bu! 
 
 
Sevgili küçüğüm, tüm bunlardan sonra hâlâ inanmak ve beklemek istiyorsan orası senin bileceğin iş. Ben Franz’la durumu atlattım. Bu arada son olarak Franz’la eve dönerken ona, “Senin kataloglar mutlu olmana yarıyor mu?” diye sordum. Ne de olsa hayatta tutunacak bir kataloğu olmalı insanın! Güldü. Penisine baktı kafasını kaşıdı. Ben de güldüm. Göz kırpıp, idare ettiğini, benim onlara bel bağlamam için erken olduğunu ama yine de bakmak istersem bir sakınca olmadığını anlattı. O biraz daha koşacağını söyledi. Ben apartmana girdiğim gibi katalogları sinirle bir güzel mıncıkladım. Isırdım. Yedim. Franz’ınkini kapısının önündeki paspasın üstüne bıraktım. Onun kataloğunda, neredeyse çıplak bir kadın Niko’nun şapkasını takmış, kucağını da şişme kadın, titreşimli tüylü kıllılar, ona ait olmayan memeler, kırmızı geceliklerle doldurmuş, bacakları açık (o kadar ürünü neresinden çıkardığı belli oluyordu), öylece bakıyordu. Dilimi çıkardım, derinden bir böğ çektim: Hoş geldin Noel!. Sağ ol Franz! Senden öğreneceğim daha çok şey var.
 
Eve girdim. Odamda bir kutu içersinde paten ve walkman buldum. Annem. Benim inancım Niko gibi birinin varlığınaydı tabii ama bunu da sorgulamak yerine Franz gibi düşünüp mutlu oldum. (En azından denedim!) Tabii dünya turu yattı ama olsun, record tuşlu-kulaklıklı-mikrofonlu walkman’imden de geriye bu kaset kaldı! 
 
Çizimler:
 
1 “Santa Claus in Camp”, Harper’s Weekly, January 3, 1863, kapak.
2 “Christmas Eve 1862”, Harper’s Weekly, January 3, 1863,s. 8-9
 
 
* Yazar burada, Tepebaşı’ndaki TRT Binası’nın üzeri kaplayan “Türkiye’nin Ekranı” sloganlı Nasreddin Hoca’nın Noel Baba’ya benzer şekilde sunulmasına gönderme yapıyor :)
 
G. Sesil Sar
 
Karakalem Dergisi,
o1.o1.09
 
Fotoğraf: Mehmet Turgut
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!